08.03.2010
Yıldız Ramazanoglu yeni kitabı Angelika ile kadınlık, yabancılık, ötekilik, dışarıda olma hallerini öykülüyor. Ramazanoglu, kitabıyla ilgili "Her hikaye yaşamın hızlı akışı içinde kaybolmamak için direnen, içten içe yazma çabasını sürdüren kadınlarla ilgili" diyor.
Yıldız Ramazanoglu toplumsal hayata, sosyal konulara, insanlık hallerine dair keskin gözlemlerini edebi formlarda okuyucusuna sunan bir yazar.
Gezi, deneme, roman ve öykü sarmalında sürdürdüğü edebiyat yolculuğu yeni öykü kitabı Angelika ile devam ediyor. Yazarın sade ve samimi üslubu Angelika'da yer alan kadın hikayelerinde okuyucuyu derinden yakalıyor.
Razamanoğlu ile yeni kitabı üzerine kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.
Yeni öykü kitabınız çıktı, öykü yazmanın gazete yazılarından farkı nedir? Söyleyemediğiniz neyi söyletiyor size öyküler?
Kalabalık içinde kaybolup giden bir ya da birkaç kişiye odaklanma imkanı veriyor. Sıradan görünen yaşamların içindeki esran anlamak için yapılan küçük bir kazı harekatı. Hikaye bir yandan yaşamdan bir parçaya odaklanıp ölçek küçültürken öte yandan başka hayatların detayları üzerinden kendimize bakmanın yolunu genişletiyor.
Angelika'daki öykülerin neredeyse tamamı kadınların gözünden anlatılıyor. Bunun özel bir anlamı var mı?
Bu kitapta yabancılaşan kadını anlatmak istedim. Her hikaye yaşamın hızlı akışı içinde kaybolmamak için direnen, içten içe yazma çabasını sürdüren kadınlarla ilgili. Yazma isteğinin tekinsiz kıyılara atüğı kadınlar. Bu öyle bir yabancılaşma ve başka olarak görülme alanı ki yaşananlara yazarak bakmak isteyen kadım, buradan bakıldığında, Afrikalı ya da Avrupalı bir kadın kadar bilinmez, uzak ve tekinsiz kılıyor. İşte bu başkalığa ve başkaların Lse inanılmaz kesişme noktalarının tuhaflığına dikkat çekmek istedim.
At Hikayesi isimli öykününüzde yazmaya yeltenen bir kadının gündelik rutin ve sorumluluklar içinde kendine bir yer açma çabası anlatılmış. Hakikaten yazmanın bedeli bir kadın için daha mı ağır?
Bu kadınların özel alanı olmamasıyla ilgili. Burada suçlama yok. Çoğu kadın da bu konuda yeterince heveskar değil. Erkeğin de yazması özellikle para getirmeyen edebi alanlarda ürün vermesi çilelidir. Fakat her şeye rağmen erkeğin kendine alan açması daha kabul edilebilir birşey. Kadının anonim varoluştan kopma anları, kapalı bir kapının ardına geçip orada nispeten mahrem ve tekil bir iş olan yazmayla uğraşması hala kadim geleneğe darbe indiriliyormuş, kontrol dışına çıkılıyormuş hissi verir. Tehlikeli sulara açılan bir kadın varmış gibi teyakkuza geçilir.
Âlissa Yolunda'da yine kadın-kimlik meselesi hikayeyi örüyor. Sizce kadınlığa dair basma kalıp çok kategori var mı zihnimizde?
Alissa Avrupalı ama tanımlandığı yerde durmuyor Verijj kimlikler bu yüzden her zaman yetersizdir zaten. Beklenmedik bir profil çizmesi düş kırıklığına yol açıyor bu yüzden. Kategorilerin geçersizliği gösteriyor ki, yabancıların eşsiz benzerliği var. Bir noktadan sonra çağdaş, modem, ileri, geri hiyerarşileri kıfayetsiz kalır, lafu güzaftır hatta. Sınıflandırmaların işe yaramayacağı akıl ve kalp konforumuzun derinden sarsıldığı bir yere geldik. Bu baştan beri böyleydi ama şimdi bu resmin en çok netleştiği günleri yaşıyoruz. Bir kişinin bin kişi olduğunun, olabildiğinin resmini çizmeli bir ressam.
Kitaptaki bütün hikayeleri okurken kurgu ile gerçeğin nerede bitip, nerede başladığını hiç düşünmedim; "Hüküm" müstesna. Afrika'ya kurban eti dağıtmak için giden bir kadının gözünden anlatılanların ne kadarı gerçek?
Yaşananlardan ama aynı zamanda yaşanmış gibi bizi içine alan hallerden, etimize kemiğimize kadar bize değmiş durumlardan yola çıkar hikaye. Bu yüzden benim için teknik olarak varsa da, içerik olarak kurgu yok. İcat etmişsem bile yazarken gerçekmiş gibi hisseder, doğruluğundan hiçbir kuşku duymadan yazarım. Hüküm gibi birinin var olduğu çok açık. Birlikte yola çıküğımız da belli. Yolda neler oldu, nasıl oldu, yolun sonuna nasıl geldik yazarken ben de anlamış değilim. Çok çabuk yazıldı.